From: evren gner <evrenguner76@...>
Subject: Cansıkıntısına ebegümeci
To: gunerdsm@...
Date: Tuesday, February 10, 2009, 12:28 PM
Ömer Madra: Yine hareketli günler geçiriyoruz, pek çok konu var konuşulacak, ama öncelikle, Abdi İpekçi’nin katledilişinin 30. yılından başlayabiliriz.
Ali Bilge: İpekçi cinayetinden başlamakta fayda var, çünkü 30 yılın bilançosu gözlerimizin önünde. Abdi İpekçi cinayeti üzerinden geçen 30 yılı en iyi ailesi ifade ediyor. 30 yılda alınan mesafe Türkiye’nin faili meçhuller listesinin durumundan pek farklı değil. Hâlâ aydınlatılmamış, hâlâ üzerine gidilmemiş, çözülmemiş, açılmamış düğümlerle dolu bir suikastın 30. yılını tamamlıyoruz.
ÖM: Kızı Nükhet İpekçi İzet de güzel bir yazı yazmıştı dün Milliyet gazetesinde; “30 yıldır, bir türlü hukuk eksenine geçemeyişimizin tanıklığını yapıyorum. Hep birlikte asıl bu hukuksuzluğu sorgulayabilseydik” diyor.
AB: Herşeyi özetleyen bir cümle bu. Abdi İpekçi’nin bilinen katillerine baktığımızda, Mehmet Ali Ağca’dan Abdullah Çatlı’ya kadar uzanan zincire ve o zincirin bağlantılarına baktığımızda, bu kişilerin T.C. devletinin organları tarafından nasıl yönlendirildiğini, dünya çapındaki istihbarat örgütleriyle nasıl içiçe geçtiklerini görüyoruz. “30 yıl boyunca yurt içinde ve dışında gazetecilerin yazdıkları, araştırmacıların incelemeleri bir kütüphane oluşturuyor evlerimizde, özel rafları var, ama sonuca erişilmiş bir durum söz konusu değil” diyor. Abdi İpekçi cinayetinden Ergenekon’a kadar uzanan hat üzerinde tabii ki bazı
ciddi fotoğraflar çekildi, ama hukuksal olarak, gerçek sorumlular düzeyinde yargılamalar söz konusu olmadı.
ÖM: “Ölülerimizi biliyoruz ama öldürtenleri öğrenemedik” diyor. “Zaman aşımının işleyemeyeceği bir taraftaydım, can kaybı acısının hiç aşınmadığını bilenlerin tarafındaydım. Hiç özür dilemeden, af isteyen tetikçileri kurtarmak için gösterilen çabaları da hayretle izledim” diyor.
AB: Bu tetikçiler üstelik kahramanlaştırıldılar, Oral Çelik’i hatırlayın, adam Malatya’nın spor kulübünün başkanlığına bile seçiliyordu, kahramanlar gibi karşılandı.
ÖM: Seçildi bile, Türkiye’ye döndükten sonra Malatya Spor başkanı oldu, yani kilit isim. Belma Akçura dün “Abdi İpekçi cinayetinde kim kimdir? Suikastten geriye kalan sorular” diye oldukça ilginç bir yazmış. Doğrusu insan şaşırıyor hakikaten.
AB: Üstelik Abdi İpekçi vb. pek çok aydının katillerine devlet görevi verilip, yeşil pasaportlarla yurt dışında görevlendirildikleri bir ülkeyiz. Üstelik bu kişiler, dünya uyuşturucu ticaretine imzasını atmış insanlar. Abdullah Çatlı’dan Oral Çelik’e , Haluk Kırcı‘ya kadar uzanan zincirin halkaları olan katiller, devlet adına uyuşturucu ticareti yaptıkları iddia edilen kişilerdir. Halkalarla birbirine bağlanmış zincirin bazı halkaları Susurluk’ta ortaya döküldü. Katillerin ödüllendirildiği bir ülkede yaşadık 30 yıl boyunca. Günümüze geldiğimizde, 2 yıldır süren Ergenekon soruşturma ve
davasıyla karşı karşıyayız. “Bir arpa boyu yol gitmedik” dersek yanlış söylemiş oluruz, en azından fotoğrafların arka planlarına ilişkin bir takım gelişmeleri yakaladık diyebiliriz. Bir adım ileri, iki adım geri, ama 30 yılda geldiğimiz noktayı Nükhet İpekçi çok güzel özetliyor açıkçası.
ÖM: Belma Akçura çok sayıda soruyu art arda sıralamış. Cinayeti kimlerin nasıl planladığını soruyor. Mehmet Şener, Oral Çelik, Yalçın Özbey ve Yavuz Çaylan hakkında herhangi bir gelişme yok. Mehmet Şener 30 yıldır konuşmayan tek adam, İsviçre’de yaşıyor, Yalçın Özbey Brüksel’de yaşıyor, Türkiye’de hiç yargılanmadı, Oral Çelik kısa bir süre için İsviçre’den Türkiye’ye dönüyor; Malatya’da adının karıştığı, bir öğretmenin öldürülmesiyle ilgili dava dosyası adliyede kayboluyor, Türkiye’ye döndükten sonra Malatya Spor başkanı oluyor
ve 50 milyar sermaye ile iş hayatına atılıyor; şimdi işadamı. Yavuz Çaylan 10 yıl hapis cezası almış, şimdi çocukları üzüldüğü için artık İpekçi cinayeti üzerine konuşmak istemediğini söylüyor. MHP’de aktif siyaset yapıyor. Böyle devam eden çok uzun bir liste var. İkinci bir araç var mıydı? Bilinmiyor. Planlaması sırasında odada bir MİT mensubunun bulunduğu iddiası var, MİT bu iddiaya hiçbir zaman cevap vermemiş. Sıkıyönetim ek soruşturma izni vermiyor, dönemin içişleri bakanı Fehmi Güneş’e göre, emniyetin talebini askeri makamlar geri çeviriyor. En ilginci de, Mehmet Ali Ağca’nın, Türkiye’nin en sıkı korunan Kartal Askeri Cezaevi’nden nasıl kaçtığı meselesi var, sırra kadem basıyor. Ömer astsubay da sırra kadem basıyor, kilit ismi kaçıran ve yargılanamıyor. Olaya karışan erler sadece hapis cezasına çarptırılıyor. Şener ve Özbey neden hiç yargılanmadı?
Çelik’i teşhis eden tanık neden korunmadı? MİT’çi Günyol neden hiç sorgulanmadı? Dönemin içişleri bakanı Hasan Fehmi Güneş “engellendik” diyor neden? Çok fazla soru var. Sıradan biri de hiç sayılmaz Abdi İpekçi doğrusu, Milliyet gazetesinin genel yayın yönetmeni ve en tanınmış gazetecisiydi Türkiye’nin.
AB: Türkiye liderlerinin ve kamuoyunun son derece hürmet ettiği bir gazeteciydi üstelik.
ÖM: Terörün yükselişinde de sağduyu çağrılarıyla ön plana çıkan bir kimliği vardı.
AB: Abdi İpekçiye ilişkin Milliyet’in böyle bir bilanço çıkartmasını elbette memnuniyetle karşılıyorum, ama geçen 30 yılda eklenen tüm cinayetlere de baktığımızda basında ve kamuoyunda, peşin bir kanıksama, unutma ve unutturtma, peşini bırakma, “çözülmedi, çözülmeyecek” anlayışı ve duygusu hâkim oldu. Her yıl giderek azalan sayıda ve giderek yaşlanan bir avuç insanın, mezar başında sürekli aynı lafları söylediği teslimiyetçi törenler haline geldi. Bu yıl hem Ergenekon davası hem de İpekçinin katlinin 30 yılı olması münasebetiyle biraz daha önemsenmiş gibi gözüküyor. Siyasi tarihimiz bir cinayetler tarihidir; basının siyasi
cinayetleri sadece ölüm yıldönümlerinde değil, başka mekanizmalar içerisinde kamunun gündemine getirmesi lazımdı.
İpekçi cinayetinin hemen arkasından 12 Eylül darbesi geldi, darbeyi yapanlarla bu cinayetler arasındaki ilişkilere de dikkat çekmek istiyorum. Bu husus çok önemli. Ayrıca dikkat çekmek istediğim ikinci husus da Abdi İpekçi katliamına imza atan insanların uyuşturucuyla olan ilişkileridir. Bu katliamları gerçekleştiren katiller sonuçta kontrgerilla örgütü tarafından idare edilen, onlar tarafından yönlendirilen isimler olarak karşımıza çıkıyor. Bu isimlerin ortak noktası da uyuşturucu işinde yer almalarıdır ve aynı zamanda devlet eliyle düzenlenen kimliklere sahip olmalarıdır. Ayrıca bütün bu kontrgerilla
faaliyetlerinin para bağlantısı var ki orada da uyuşturucu ortaya çıkıyor. Örneğin uyuşturucu kaçakçısı ve MİT’in adamı olduğunu iddia edilen Abuzer Uğurlu diye bir isim vardı hatırladığım kadarıyla. Rahmetli Örsan Öymen ve Uğur Mumcu’nun gündeme getirdiği, o yıllarda onların çabalarıyla ortaya çıkarılan ilişkiler ağı var.
ÖM: Evet eski MİT yöneticisi Mehmet Eymür “İpekçi cinayetini Abuzer Uğurlu’ya sorun” demişti, uluslararası silah ve uyuşturucu kaçakçısı, Ağca’nın para kasası. Uğurlu’nun Ağca’ya para verdiğini de avukatı itiraf etmişti, defalarca yakalanıp serbest bırakılmış biri.
AB: Fransız gazeteci-araştırmacı Jean-Marie Stoerkel, özgün adı Les Loups de Saint Pierre (Saint Pierre'in Kurtları) olan Mesih Papa'yı Neden Vurdu? kitabında bu ilişkileri ortaya koymuştu. Kontrgerilla faaliyetleriyle, yasa dışı işler olan silah ve uyuşturucu ticareti arasında sürekli bir ilişki vardır. Susurluk’a uyuşturucu meselesi damgasını vurmuştu. Susurluk süreci içerisinde uyuşturucu ticareti yapan, devlet adına bu işleri yaptıkları iddia edilen şahısların ilişkileri ortaya dökülmüştü. Devletlerin kontrgerilla faaliyetlerine baktığımızda, bu tür faaliyetlerin uyuşturucu
bağlantısı, yasadışı işler bağlantısı olmadan örgütlenmediğini görüyoruz. Küresel düzeyde de ulusal düzeyde de böyle olduğu anlaşılıyor.
Şimdi size bir rapordan söz etmek istiyorum. 1997 yılında yayımlanan bir dergi var: Belgelerle Türk Tarihi Dergisi. Dönem dönem yayınlanan bir dergi. Susurluk kazasının hemen sonrasında ve 28 Şubat sürecinde yeniden yayın hayatına başlamıştı. Derginin 1997 Şubat sayısında ilginç bir rapor yayılandı. Aslında bu derginin ve yayımlanan, söz konusu ettiğim raporun sahibi olan TÜRKSAV (Türkiye Stratejik Araştırma ve Eğitim Merkezi) adlı vakıfın, dönemin MGK genel sekreterliğine bağlı meşhur TİB’in (Toplumla İlişkiler Başkanlığı) denetiminde, gözetiminde olduğu ileri sürülüyor. Rapor ciddi itirafları kapsıyor. Raporda, devletin
uyuşturucu kaçakçılığı yapmasının son derce doğal olduğu ve devam etmesi gerektiğinden bahsediliyor. Ayrıca bu işin devletin kurduğu çetelerce değil, bizzat devletin özel örgütleri tarafından yapılması savunuluyor. Bir çeşit devlet raporu niteliğinde olan bu metinde, açıkça Avrupa’daki uyuşturucu trafiğinin devlet tarafından organize edildiğini ve savaşın bu parayla finanse edildiği savunuluyor. Raporda , düşmanın silahı ile cevap vermenin gerekliliğine işaret ediliyor ve “PKK yürüttüğü mücadeleyi hangi yollarla finanse etmişse, Türkiye de onunla mücadeleyi benzer şekilde finanse ediyor” deniyor. İlave ediliyor; “bu iş PKK’nın elinden alınmıştır.” Raporda PKK ile savaşın maliyetine ilişkin şunlar söyleniyor: “Bu savaş Türkiye’ye ağır bir maliyet bindirmiş gibi gözükmesine rağmen, gerçekte pek de öyle olmuyor. Özellikle
son yıllarda, Türkiye de, PKK savaşı hangi yollardan finanse etmişse benzer yollarla finanse ediyor. En azından bir taraftan giden dövizler başka taraftan geri geliyor.”
Raporun yayımlandığı tarihte Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, eski bir TİB müşaviri olan emekli albay Zekai Ökte tarafından yönetiliyordu. Raporu hazırlayan vakfın genel sekreteri Nazım Güvenç, Radikal gazetesinin 19 Nisan 1997 tarihli sayısında yaptığı açıklamada şunları söylüyor: "Rapordan Türkiye'nin uyuşturucu kaçakçılığı yaptığı izlenimi ediniliyor, ancak bu eksik. Uyuşturucu kaçakçılığını dünyada bütün istihbarat örgütleri yapıyor. CIA yapmıyor mu, İngiliz istihbaratı yapmıyor mu? Hatta Alman İstihbarat Teşkilâtı'nın nükleer madde kaçakçılığı yaptığına dair bulgular var. Biz ayrıca sadece uyuşturucu
kaçakçılığını değil, çeşitli eylemleri de devletin ilgili kurumlarının yapması gerektiğine inanıyoruz."
TÜRKSAV ‘ın koordinatörü olan bu kişi -ki gazeteci ve yazar olduğu ileri sürülüyor- işte bunları söylüyor. Ayrıca 2008 yılında bir kitabı da yayımlandı, kitapta Baykal’ın CHP’nin başında olması gerektiğini, bunun bir şans olduğunu savundu.
Ayrıca halen Hollanda da tutuklu olan Hüseyin Baybaşin isimli bir kişinin, son 10 yılda çeşitli yayın organlarına yaptığı açıklamalar var. Uyuşturucu ticaretinde birlikte olduğu devlet adamlarının isimlerini sayıyor, hatta MGK’yı işaret ediyor. Baybaşin, “uyuşturucu ticaretini birlikte yapıyorduk, ben bunların adamıydım” diyor. TÜRKSAV’ın bu raporunu yayımlayan derginin ve aynı zamanda vakfın danışma kurulunda, Toplumla İlişkiler Dairesi başkanlıkları yapmış bir takım isimler, özel harekâtçılar yer alıyordu.
İpekçi’nin katledilmesinden önce de sonra da bu tür katliamların, suikastların arkasında kontrgerilla imzası saptıyoruz. Kontrgerillanın yasa dışı işlerle ilişkisi var, ki Çatlı’nın ve ekibinin, diğerlerinin de, Avrupa’daki uyuşturucu trafiğinde yer aldıklarını çok net olarak görüyoruz. Ayrıca bir takım Kürt ve Türk işadamlarının ulusal istihbarat teşkilâtı içerisinde ve bu tür ticaretlerin içerisinde yer aldıklarını görüyoruz. Bugün sorgulanması gereken en önemli husus şudur: Susurluk’tan Ergenekon’a bu tür devlet içi örgütlenmeler mali desteklerini nasıl sağlıyorlar? Uyuşturucu ticaretini kimler ve nasıl yapıyor? Devlet gerçekten bu ticareti
yaptı mı? Çok vahim bir durum var.
ÖM: Evet, en önemli konu bu, hem uyuşturucu, hem silah, hem de insan ticareti yapıldığına dair çok sayıda haber çıkıyor ve bunlar da sistematik bir halde ele alınmıyor bilebildiğim kadarıyla.
AB: Evet gerçekten bu iddialar, MGK’ya kadar uzanan, Toplumla İlişkiler Daire Başkanlığı’na kadar uzanan iddialar, T.C. devletinin uyuşturucu ticareti içinde yer aldığını ifade eden iddialar ne kadar sorgulanıyor ve takip ediliyor. Devletlerin yasa dışı işlerin içinde yer aldıklarını gösteren dünyada sayısız örnek bulunuyor. Yarbay North meselesi gibi. NATO ülkeleri soğuk savaş döneminde derin faaliyetlerinin finansmanını bu tür yasadışı faaliyetlerden sağladılar, ama bunlar ortaya konuldu ve yargılandı. İtalya’dan Belçika’ya, Fransa’ya kadar bunlar bir şekilde ortaya kondu.
Bir de şunu ekleyelim; Eski MİT daire başkanı Mehmet Eymür açıklamıştı; 1980 sonrasında, bazı ülkücü katilleri devlet işine katmak ve dışarıda kullanmak düşüncesi, Kenan Evren’in döneminde Çankaya’da tasarlanmış. Kişilerin seçilmesi de, Kenan Evren’ın kızı Şenay Gürvit’in başkanlık yaptığı dönemde MİT Dış İlişkiler biriminde yapılmış. Şenay Gürvit ve kocası Erkan Gürvit MİT’te yöneticiler ve Çankaya köşkünde çalışıyorlar o sırada. O dönemde Çankaya köşkünün kadrolarına baktığımızda çok ilginç isimlere rastlıyoruz zaten. MİT çoğunlukla Çankaya’dan yönetiliyor. Erkan
Gürvit’in MİT ile devlet başkanlığı arasında köprü ve koordinasyon görevi yaptığı iddia edilir. Yakın tarihin önemli MİT elemanları oradadır. Bugünün pek çok aktörü Çankaya köşkü sakinidir. Hatırladığım kadarıyla Çevik Bir yaverdir. Sözünü ettiğim dergi ve vakfın yönlendiricisi olan kuruma bakalım; hem MİT’te hem de MGK’da üst düzey de görev yapmış kişiler var hep. Doğan Beyazıt’tan Teoman Koman’a kadar uzanan isimlere rastlıyoruz. Ergenekon sanığı Veli Küçük’ü koruyan kimdi? Teoman Koman’dı. Teoman Koman’ı kim bu makamlara atamış? Kenan Evren. Bütün bunları topyekun değerlendirmek ve Abdi İpekçi suikastının içine koymak lazım.
ÖM: Cinayet sırasında MİT görevlisi Şahin Tolunoğlu’nun da olay yerinde bir başka araçta beklediği yönünde bir başka iddia daha var. Bu iddianın sahibi de gazeteci Uğur Mumcu. O da 93 yılında öldürüldü. Mesela Bulgaristan’da Ağca’yı himaye edip sahte pasaport veren kaçakçı Abuzer Uğurlu. Bekir Çelenk de yakalanıp hapishaneye giriyor, ama Mamak cezaevinde kalp krizi geçirerek ölüyor. Tolunoğlu da 83’te kalp krizinden ölmüş. Böyle çok sayıda şey var.
AB: Karanlık koridor bazı bulgularla zaman zaman aydınlatmaya çalışılıyor, ama yakın tarih hâlâ karanlık noktalarla dolu. Ergenekon duruşması soruşturmaları bir yakın tarih hesaplaşmasına doğru gidiyor gibi gözüküyor, ama pek emin değilim, hep aklıma geliyor; “Ergenekon takas odasına girer mi?” diye.
Bu tür davalar siyasal takas odalarına giriyor Türkiye’de, bunları gördük çünkü. Yakın tarihin karanlığını aydınlatmak için gelişmeleri izlemek, yorumlamak, unutturmamaya çalışmak gerekli; bu da bağımsız medyanın işi. Hukuksal olarak çok iyi sonuçlanmış şeyler yok, ama vicdanlarda sonuçlanmış bir durum var. Karanlık faaliyetlere göz yuman ve bunu örgütleyen bir devlete sahibiz. Yakın tarih hesaplaşması olmadan Türkiye’nin çok aydınlık bir evreye geçmesi, adım atması pek mümkün gözükmüyor.
ÖM: Dünkü Radikal İki’de Ahmet İnsel’le Sezgin Tanrıkulu’nun birlikte kaleme almış oldukları bir yazıda da çok önemli bir tespitler var. Yargı, devlet uzun yıllar JİTEM’in varlığını yalanladı, ama itiraflar art arda gelince bir kaç JİTEM elemanı hakkında dava açmak zorunda kaldı, şimdi ise Genelkurmay’ın son basın açıklamalarından birinde icat edilen bir kelime var: “sözde itirafçı’” Yargı herşeyi biliyordu, buna rağmen savcı İlhan Cihaner’in de müthiş bir açığa çıkartma mücadelesi var. Bugün Ergenekon’un
önemli kilit isimlerinden, sanıklarından biri olan Arif Doğan’ın da içinde bulunduğu pek çok kişiyle ilgili soruşturmaları var, ama zaman aşımına doğru da gitmekte. Dünya rekoru da kırabilir Türkiye zaman aşımına uğramış davalar bakımından. Tabii ki Abdi İpekçi cinayetinde de aynı durum söz konusu. Dün Milliyet’in genel yayın yönetmeni Sedat Ergin de “bu cinayetler tam olarak aydınlatılmadıkça, Türkiye’de demokrasi ve hukuk devleti hep böyle kanadı kırık bir kuş olarak kalacaktır” diye konuşmuş.
AB: Son yılların davaları Ergenekon davasıyla birleştirilmeye çalışılıyor. Ergenekon’da, geriye doğru ne kadar gidilir bilemiyorum. Tarihinde binlerce faili meçhul cinayetin olduğu bir ülkede yaşıyoruz. 30 küsur senedir, kırda, kentte savaşın sürdüğü bir ülkede yaşıyoruz. 1974–80 şehirlerde, 84 sonrası güneydoğuda ve doğuda on binlerce insanın öldüğü, karanlığın olduğu bir ülkede yaşıyoruz, ama geçmişe göre çok da ciddi bilgiye sahibiz. Aslında, tüm ilişkileri kamuoyunun vicdanı, aklı çözmüş durumda, fakat hukuk platformunda yargılama ve hesaplaşma olmadan olmaz.
Sanıyorum bunun dışında gündemdeki en önemli konumuz Davos zaferi değil mi?
ÖM: Evet aynen öyle! Çğrendik ki CHP lideri de Davos’taki panelde Erdoğan’a haksızlık yapıldığını söylemiş. Başbakan’ın buna tepki göstermesinin doğal olduğunu, ama iç politika malzemesi yapılmaması gerektiğini ve Yahudi karşıtlığının körüklenmemesi gerektiğini de hatırlatmış. Yahudi karşıtlığının da kesinlikle karşısında olduğunu heryerde söylüyor Başbakan da.
AB: Davos’taki hadise ile ilgili olarak medyadaki durum çok ibret vericiydi. Özellikle televizyonlar için söylenecekler çok. Elbette Davos krizi çok önemli bir haberdir, gazetecilik açısından müthiş bir şey; Başbakan Gazze konusunun konuşulduğu uluslararası bir paneli terkediyor. Çok önemli bir gelişme. Başbakan’ın konuşmasının sonuna yetişmiştim, sonra gelişmeleri izledim. Kanallar hemen portföylerinde bulunan muhterem isimlere bağlanma yarışına girdiler. Akademisyenler, büyükelçiler, gazeteciler, bir biri peşi sıra bağlanıyorlar ve söze şöyle giriyorlar, “şben seyretmedim” ya da “sonunu seyrettim”, “durum çok vahim”,
“yandık bittik” vs... ” Olay hakkında bilgi sahibi değiller, ama hemen topa giriyorlar, böyle bir kesim var Türkiye’de, her yerde olma ve ilk sözü söyleme sevdalısı olan; ne söylerse söylesin ama ilk sözü o söylesin.
ÖM: Hatta emekli büyükelçi İlter Türkmen’inki bu açıdan çok uç bir örnek oluşturuyor, çünkü, “ben sizden öğreniyorum şimdi, neler olmuş?” deyip iyice yorumladı ondan sonra da.
AB: Niye katılıyorsun o zaman? İlk anda 7-8 televizyonda bağlantı kurulan insanların yorumlarını, yaklaşımlarını gerçekten üst üste koyduğunuzda zavallı bir durum ortaya çıktı. Şöyle bir şey var Türkiye’de; her türlü şey hakkında bilgi sahibi olduklarına inanılan, ve inandırılan, toplasanız 30-40 kişilik bir grupla, -siyasetin hangi tarafında olursa olsun farketmez- bağlantı kuruluyor ve bu muhterem kişiler 1-2 dakikada mevzuyu yorumluyorlar. Gerçekte de komik duruma düşüyorlar. İçeriği olmayan, çirkin, komik bir durum yaratıyor söyledikleri, hiç bir şeye sığmıyor. “İsrail’le karşı karşıya kalınmaz, ABD ile karşı
karşıya kalınmaz, bunlarla bozuşursak yandık, bittik, bunlara hiç yamuk yapılır mı?”
ÖM: Herkes üst düzey bir jeostrateji ustası olarak konuştuğu için böyle bir sorun oluyor gibi.
AB: Türkiye’de “iktidar seçkinleri” diyebileceğimiz grup insan var, ki iman etmiş bir gruptur, “İsrail ve ABD’ye zinhar bir dirhem şey söyleyemezsiniz, bu aksı bozarsanız tepetaklak oluruz” derler. Gerçekten ders alınması gereken bir durumdu. Eleştirdiğimiz insanların çoğu bizim de tanıdığımız kişiler. Hem bilgi yok elinde, bir veri yok, dinlememiş bile konuşmayı, ama konuyu bilmeden üzerine bir şeyler söylüyor, saçmalıyor. Gerçekten yakışık alan bir durum olmuyor ve kamuoyunu bulandırmaktan öteye gitmiyor. Özellikle işin bu yönüne değinmek istedim. Türkiye’de herhangi bir şey
olduğunda “illa her şeye benim sözüm olacak” diyen, “ilk yorumu ve lafı ben edeyim de nasıl edersem edeyim” diyen topa girme sevdalıları olan bir grup var. Tezkerede de yaşadık biz bunu biliyorsunuz, ama gerçekten çok faydalı olmuyor, bu konuya dikkat çekmek gerekir.
ÖM: O tezkere günlerinde, Irak’ın işgaline, istilasına gidilen günlerde Açık Radyo ve Açık Gazete olarak özellikle çok yalnızdık Türkiye’de; hatta bir şey hatırlıyorum, NTV televizyonunda bir programda, ısrar kıyamet bir kaç saat kalmak zorunda kalmıştım, çünkü tek farklı görüş ifade eden bendim orada.
Bu durumda bu gayet formel bir takım panellerden bahsediliyor, “şu kadar dakika konuşuldu” filan diye, ama panel yöneticisi olan kişinin kimliği üzerinde de hiç durulmadı, o konuda da maalesef yalnız kaldık, yalnızca Açık Gazete’de biz tespit ettik; Washington Post yazarı David Ignatius o korkunç günlerde, Irak’ın istilasına giden günlerde ve istilasından sonra da, Washington Post’ta yazdığı yazılarda, gerçek bir neocon olarak, yani korkunç bir şahin olarak kendini göstermişti. Irak’ın işgalinin aslında dünyada yapılmış en idealist savaş olduğunu ve tek amacının da Irak’a ve bütün bölgeye, yani Ortadoğu’ya demokrasi getirmek olduğunu ve
Bush yönetiminin baş idealist komutanın gerçek bir entelektüel olan ve kalbi Arap dünyasında ezilenler için çarpan, hatta kanayan Wolfowitz olduğunu açıkça yazmıştı Kasım 2003 tarihinde. Benim o zamandan notlarım var.
AB: Manşete çekilecek olan bu.
ÖM: Bu olacak iş değil, böyle bir adama moderatörlük veriliyor, “büyük bir skandal oldu, olacak iş değil” diyen gazeteciler de oldu.
AB: 2003’te, “Amerika ile birlikte savaşa girelim” diyen üstelik kendisinin “demokrat” olduğunu da iddia eden pek çok insan vardı. Ne oldu onlara? Sabahleyin yüzünü yıkadı bitti. Bir şey söyle bari, bak dünya 6 yılda nereye geldi, sen o zaman kaçınılmaz olarak Amerika’nın yanında savaşa girilmesi gerektiğini iddia eden bir kişi olarak, şimdi ne diyorsun? Türk basınının seçkinleri zaten genellikle hayata böyle bakıyorlar, hiçbir şekilde kendilerini eleştirmiyorlar, yüzleşmiyorlar, hesaplaşmıyorlar, şimdi de “sütten çıkmış ak kaşık” misali Bush’u eleştirip Obama’ya
alkış tutuyorlar. Doğru mu?
ÖM: Evet öyle tabii. Geçen ay Ocak ayında 200 kişi ölmüş sadece. Bunu kutluyorlar Irak’ta. Son 6 yılda, işgalden bu yana en düşük ölüm sayısıymış, bu kutlanıyor. Bir de seçimlere %51 katılım ilan edildi.
AB: Sonuçlar ne zaman alınacak ? Biraz uzun sürüyor galiba?
ÖM: Herhalde öyle. Durumumuz budur.
AB: Konuşacak çok konu var ama süremizi bitirdik galiba. Davos’u gelecek programlarda belki yine konuşuruz, ama şunu eklemek istiyorum. Davos zaferimiz nedeniyle hatırladım, onunla bitireyim: çocukluğumda milli futbol takımı yenilirdi, çok üzülürdüm, babam da bana “biz 56’da Macarları 3-1 yendik, 51’de Almanları Turgay’ın müthiş kurtarışlarıyla 2-1 yendik” diye teselli ederdi. Davos benzeri gelişmelerde hep bu ruh haline giriyoruz.
(2 Şubat 2009 tarihinde Açık Radyo’da yayınlanmıştır.)
What can you do with the new Windows Live? Find out